Intro

Her şey nasıl başlamıştı diye düşününce, bir başlangıç noktası belirlemenin kolay olmadığı ortaya çıkıyor. İzi sürülünce o izler ta çocukluğuma kadar gidiyor. Her şeyden önce babam bir müzisyen, Türkiye’nin ilk operacılar kuşağından bir basbaritondu. Piyanosu başına geçip sık sık yaptığı ses temrinlerini duya duya, gür sesinden korka korka, sesleri ve aralarındaki ilişkileri ve o müzikal disiplini daha küçük yaşlarda tanımış, içselleştirmiş olmalıyım. Etki alanı içinde neredeyse yaşayan bir efsaneye dönüşmüş, hakkında şiirler yazılmış bohem ruhlu bir kişilik olan Hilmi Girginkoç, bir şan hocası olarak ise çok disiplinli, öğrencilerinin çekindiği biriydi. Onbeş yaşlarımdayken sahneye koyduğu son seferde La Boheme operasının ilk provasına beni figüran kadrosuna katılmam için çağırdığını, o provada babamın o çatık kaşlı otoriter hâlini gördükten sonra kadro sahnede toplanmadan hemen önce oradan kaçtığımı hatırlıyorum. 😳 (Bir şan öğrencisi olduğum zamanlarda bile bana hiçbir zaman özel ders vermemiş, geldiği ve büyük bir dikkatle izlediği bir Flash konserinden sonra bile bana hiçbir zaman tavsiyede ya da yönlendirmede bulunmamıştır. Sanırım kendi haline bırakılması gereken bir kişilik olduğumu düşünmüştü, ki kesinlikle haklıydı da.)

Hayatta ilk kez, yine Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin merkezi olan, Ulus’taki o ünlü binanın o değerli salonunda, bir sezonluğuna rutin şekilde sahnelenen bir opera oyununda ellerindeki bayraklarla rap rap yaparak, sahnede sekizler çizerek yürüyen 8-10 kişilik bir çocuk korosunda, 8 yaşımda sahne almıştım.

anne-baba-kucaginda
Annem
ve
babamla

Müziğe özel ilgim ise 9 yaşımda, henüz gayet sıradan bir şekilde, 1974 yılındaki Eurovision Şarkı Yarışması’na Waterloo ile katılan Abba sayesinde başlamıştı. Ama esas kırılma noktası, 12 ya da 13 yaşımdayken, evde yalnız olduğum, aldığım ilk LP’lerden biri olan Sweet’in The Golden Greats’ini babamın pikabına koyup sesini de kökledikten sonra gerçekleşti ki, belki de o zamana kadar yaşadığım en müthiş deneyimdi bu. O 1 saatin kaderimin belki de en önemli belirleyicisi olmuş olan 1 saat olduğunu söylemekle yetineyim: Her şey aslında işte o kabıma sığamadığım 1 saatte başlamış, sanki beni kendisine katıp uçuran çok güçlü bir rüzgâr beni bir anda tepeden tırnağa bir rock’çıya, hayatımı da bir rock şarkısına dönüştürmüştü.

Ortaokulda, yakın sınıf arkadaşım Suat Fenerci de bir rock’çıydı. Grup kurma hayalleri ilk kez bu birliktelikle başladı, o zamanların tek çalışma mekânı olan Amerikan Kültür Derneği’nde Hardline ve Rockmania gibi grupların yaptığı provaların rutin takibiyle sürdü. Ankara rock camiasına böyle böyle dahil olduk.

Bir müzisyen olarak ilk emeklemelerim, gittiğim ilk rock konseri olan o tek Hardline konserinde grubun davulcusu olarak sahnede gördüğüm ve hayattaki en yakınlarımdan biri olacak olan Gökhan Dabak’ın davulunu odama kurduğum o süreçte, 80’lerin başlarında gerçekleşti. (Apartmandaki komşularımızın sabrına bugün hayranlık ve saygı duyuyor, bu müstesna şans için teşekkür ediyorum. 🙏)

Hem Hardline hem Rockmania’ya dur geldiği, provaların seyrekleştiği bir ara dönemde, tek başıma cesurca bir atılım yapasım geldi: Bir Rockmania elemanı olan Sadık Sağlam’ı iş yerinde ziyaret ettim, kafasında yeni bir grup fikri olup olmadığını sordum. Dedim ki “Sen gitar çal, ben şarkı söyleyeceğim.” Elbette onun dengi değildim. Dengi olmayı bırak, ne gerçek bir grup tecrübem vardı, ne de odamda LP’ler eşliğinde şarkı söylemekten veya davul çalmaktan başka herhangi bir müzisyenlik tecrübem. Ama Sadık, ne güldü ne de tepeden baktı, “Olur” dedi. Sağolsun, abilik yaptı. Bir gitar, bir vokal ve bir davul, Amerikan Kültür’de rutin provalara başladık ve onun riflerinden üreyen 7-8 parça çıkaracak kadar da sürdürdük o rutini. Bir gruba dönüşecek kadar olgunlaşmasa da o süreç benim için muazzam bir tecrübe oldu.

Flash

Hardline döneminin sonlanmasından sonra davuldan gitara geçiş yapmış olan Gökhan, günde sekiz saatini verdiği o ilham verici çalışma sürecinde özgün bir stil kotardı, özgün parçalar üretmeye başladı; ve Gökhan, ben ve davulcu Ufuk Zayim’den oluşan çekirdek üçlü Flash adı altında bir araya gelerek, 1984 yılında rutin provalarına  başladı. 

85-89 yılları arasında faaliyet gösteren ve aradığı basçıyı bir türlü bulamadığından dört ayrı basistle çalışmış olan Flash, ilk kez 1985 yılı başlarında Levni’nin Ses Sineması’nda düzenlediği Ankara 1. Rock Festivali’nde sahne aldı: Rüzgâr, beni yine aldı ve uçurdu, sanki içsel bir diyarın doruklarında gezdirdi. Ne olduğunu bilmeden beklenen bir şeyin, sahneye ilk kez kendi müziğimle çıkmış olduğum o konserde kendini belli ettiği, giderek tüm hayatımı içine alacak kadar genişleyecek bir şeye dönüştüğü söylenebilir.

Sahneye çıkınca hayatının değişmesi olgusu ilk bakışta, egosu yüksek birinin gördüğü ilgiye âşık olması, başının bulutlara değmesi gibi görünüyor olabilir. Bende de böyle bir etkisi olmuştur mutlaka. Ama asıl etkisi, genç adamın neyi beklediğini, neyin peşinde olduğunu anlaması, böylece kendisini nihayet ucundan da olsa buluvermesi gibisi bir şekilde olmuş, bu, özgüvenden pek de nasipli olmayan, çekingenliği ve içine kapanıklığını çılgınlıkları ve aşırılıklarıyla örtbas etmeye çabalayan genç adamın, bütün o çekincelerinin sabun köpüğü gibi patlayıp gidivermesine bağlı olarak gelen bir rahatlamayı da beraberinde getirmişti. Çünkü gerçekten de, kendimi hiç o kadar rahat, öylesine evimde gibi hissetmemiştim. Sonrasında da müziğe olan ilgim doğal olarak, bir hobi veya kariyer ya da şöhret arayışından daha önce, içgüdüselce yuvaya dönmenin yollarını aranmak gibisi bir hüviyet kazanmış oldu.

Mavi Değirmen projesi bir yandan da kökü itibariyle, çoğunlukla şarj olacak ve seyrek patlayacak, ‘bir psychedelic hardrock macerası’ tümcesiyle tanımlanabilecek havai fişek bir grup olan Flash’ın tecrübe edilememiş potansiyeline dayanıyor. Repertuarında hâlâ ta o zamanlar kurgulanmış parçalar var.

Askerlik

Başlarda gayet heyecanlısı olduğumuz Flash tahayyülü, art arda askere çağrıldığımız 86 ve sonraki yıllarda doğal olarak kesintiye uğradı. Eğirdir Dağ Komando Okulu’nda yaptığım askerliğime de burada yer vermem gerekir, ki o da yine müzikal bir durumdu: 18 ay yaptığım askerliğimin 3 aylık acemilik eğitiminden sonra bandoya seçildim ve geri kalanını da bir tromboncu olarak geçirdim. (Rutin eleman olmamamla birlikte Eğirdir Orduevi’nde bir Beatles repertuarıyla sahneye çıktığım da oluyordu.)

Dew’n Heart

Ortaokul zamanında evle okul arasındaki yarım saatlik yürüyüşlerde kafamda parçalar yapar, güzel bir şeyler bulursam unutmamak için defalarca kez kafamda döndürüp dururdum. Kafamda birikenleri o yıllarda söz yazıp besteledim, Yamaha Portasound PSS-270 49-tuş klavyemle sound-on-sound kayıtlar yaparak, Dew’n Heart adını verdiğim bir seri olarak kaset-albümlere dönüştürdüm. 1988’de yaptığım bu kayıtlardan Bells of Silence, Moment Out Moment ve What’s My Name? adını verdiğim üç albüm kapsamında toplam 50 parça çıktı. Flash parçası olarak çalınacaklar ya da tiyatro oyunu müziği olmaya evrileceklerin yanı sıra Mavi Değirmen projesi de ta o zamanlar kurgulanmış melodiler içeriyor.

Pro-Myths

1988-89 yıllarında, Levent Özalp, Tolga Tecer, Kemal Günüç ve Sertaç ile, o zamanın Ankara’sının tek rock barı olan A-Bar’da Çarşamba günleri sahne alan Pro-Myths adlı bir cover grubu oluşturmuştuk. Repertuardaki tek özgün parçamız, her programın açılış parçası olan -ve sonradan Mavi Değirmen repertuarındaki Sessizliğin Çanları adlı ortak bestemize dönüşecek olan- bir Levent Özalp bestesiydi.

Şu adıyla kaderinin benzeşmesi durumuna Flash da son derece uyuyor: Birkaç defa patladı aslında sahnelerde; ama genel olarak bakıldığında, etkisi tıpkı patlayan bir flaş gibi yoğun, ama kısa oldu. Gözleri aldı, ve kayboldu. Gerçi görenler geçen onca zamana rağmen hâlâ hatırlıyorlar; ama Flash yola devam etmedi; tatlı ama hayali bir yavru efsaneymiş gibi, o anlık parlama sırasında görülenler olsa olsa zihnin uydurması illüzyonlar olabilirmiş gibi, yeterince ayırt edilemeden, anlaşılamadan, yine bildik gerçekliğin kanıksandık mefhumlarına dönüldü, ve uçurması hoş ama tek heveslik bir uçurtmaymışcasına geçmişe terkedildi. 

Ben ise o anlık aydınlık anlarında görür gibi olduğum şeyi aklımda tuttum ve izini sürdüm; düşlem de böylece sürdü.

flash01
Flash 1985 - Ses Sineması

Flash’ın sahnelerdeki son enkarnasyonu: Hacettepe M Salonu 1989 Konseri Girişi (Eski bir VHS kaydından kesit..) / Flash 1989: Can Girginkoç (Vkl), Gökhan Dabak (Gtr), Ufuk Zayim (Dvl), Alper Türek (Bas). /  Video (ve yukarıdaki çoğu foto): Mehmet Okutan (RIP)

beatle
1986, Eğirdir - "As a beetle in the army"

Londra Serüveni

Londra’ya gitmeden önce Hacettepe ve Bilkent Konservatuarlarında toplam 3 senelik akademik deneyimim olmuştu. Bir sene Vurmalı Çalgılar’da, iki sene de Şan bölümünde. Ama, babam operacı olursa olsun, bir rock’çı olarak aslan kesilmişim ya çoktan, operaya gönül veremedim, doğrusu meslek kapısı denilen zorunluluğa kulak asmayacak kadar da uçuk çıktım. Gökhan’ın kardeşi Atalay Dabak ve grubu The Guts kalabalık şekilde Londra’ya gidiyorlardı. Gökhan ve ben de o rüzgâra kapıldık, orada belki bir şeyler yapabiliriz diyerek (1989 sonlarında) uçup gittik. Ama kolay mı oralarda? Ne The Guts kalacaktı ortada, ne de Flash.

Atalay’ların evinde onlar ve Ankara’dan gelip giden diğer müzisyen arkadaşlarla -gayet yüzsüz bir şekilde misafir statüsünde- 6 ay kadar kaldım. (Aslında bir yatağım filan yoktu; üç kanepe minderiyle bir köşeye sığışıyor, üzerime de bir dolapta bulduğum eski perdeleri örtüyordum. Çok özel ve güzel insanlarla birlikte geçirdiğim çok özel ve güzel bir dönemdi bu. Hepsini teşekkürlerim ve sevgilerimle selamlıyorum.)

Sonrasında sokak kalabalığına uzak, geniş bir bahçe içindeki garaj üstü küçük ama güzel bir studio-flat’e, yalnızlığa ve sessizliğe taşındım, içime çekilip müziğe konsantre olmaya karar verdim. İkinci senem, 1991 yılı sıraları, benim için çok özel bir dönem oldu: İçsel sesi duyuşun ve onunla konuşuşun bir yandan sarsıcı bir yandan coşkunluk verici, bir yandan mengeneye alırken bir yandan da rahatlatan, hayata yeniden başlamak gibisi bir aydınlanma, ilhamlanma süreci. Bir yandan Bach eşliğinde doğa yürüyüşleri, şiir, bir yandan benliğin karanlık labirentlerinde, veya içselliğin olağanın sınırlarına dek uzanan -hatta onu kimi zaman da aşan- kaleydoskopik döngüsünde, çarpıcı keşiflerle dolu sıra dışı tecrübeler. Tek tabanca, var oluşun sabit ya da değişken, açık ya da gizil anlamları arasında inişli çıkışı bir yolda, kendi tınını bu döngüye katma denklemini kurgulama yolunda, çetin yolun başında, kadim bilgi’nin eteklerinde içten adımlarla bir başına yürüyüş. Kendi kendini yazmakta olan bir şarkının bir melodisi, bir sözü, bir yaşayanı olmak gibi bir durum. Bütünün ta kendisi bir tanesi. Diyelim ki: İçsel ses buyurmuş, taneye adanmışlığı öğütlemiş, ve tane, melodiye, söze, döngünün ritmine, kendisinin ta kendisi olmaya, kendisini tümden şarkıya adamış.

Ve giderek çalışkan bir talebeye dönüşmüş. Rüyalar dahi artık bir çalışma ortamı, bir stüdyo. Flash’ı yurt dışında faaliyet gösterecek dört başı mamur bir grup olarak yeniden oluşturmaya çalışmış, ama artık kimse aile evinde değil, ve hayat şartları malum, kimse Can kadar uçuk ya da kumarbaz değil. Ne yakınındaki çağrılılardan, ne de denizaşırı mektuplar yolladığı müzisyen arkadaşlarından olumlu bir yanıt alamamış.

Bu sıra dışı ve aydınlık ilhamlanma sürecinin ardı, uzun sürecek bir hüsranlar silsilesi. Kimi bakışla bir pişme ve yoğrulma, olgunlaşma süreci, kimi bakışla ise sadece ve yalnızca dibe gidiş.

Bir grup oluşturulamadı, dolayısıyla bir demo da hazırlanamadı. Londra’daki kısıtlı olanaklarla tek çıkar yol olarak görüneni takiben, projeyi tanıttığım bir öngörüler dosyasını kapsamlı bir portfolyo halinde, 16 kanallı küçük bir workstation ile yaptığım vokalsiz denemelerden oluşan bir albümü de dahil ederek rahmetli Ahmet Ertegün’ün adına Atlantic Recording’e yolladım, ve rahmetli Arif Mardin’in “Geniş bir hayal gücüne dayalı projeniz etkileyici olmasına rağmen şimdilik ilgilenemiyoruz” şeklindeki nazik cevabının da belgelediği üzere yolun sonu göründü, 1996 yılında Ankara’ya dönüldü.

Pre-Flash

Yukarıda sözünü ettiğim küçük workstation (Yamaha QY20) ile yaptığım ve Pre-Flash adını verdiğim albüm benim ilk ciddi müzikal çalışmam oldu: Çok sıkı çalışıp çoğu kulağa hoş gelmeyen ve hiçbir ticari başarı vadetmeyen şeyler ürettim, ama o bir iki senelik deneyim bana kesinlikle çok şey öğretti. (Bu albümden kimi bölümler sonradan Ülker Köksal‘ın Dünyanın Yaşlı Çocukları adlı oyununun müzikleri olarak kullanıldı. Oyunun müzikal ana teması olan Zorlu Yolun Ardından Kapıya Yaklaşırken adlı parça Mavi Değirmen repertuarındaki Sevgili Çocukluğum’un da nüvesiydi. Aşağıdaki parçalar da -orijinal halleriyle- bu albümden.)

Labirentte (Pre-Flash, 1995)
Haydi Dörtnala! (Pre-Flash,1994)
londra01

Ses

Londra’ya gidişten öncesinin Türkiye’sinde rock yapmak, kitlelere yayılması olanağı bulunmayan pahalı ve meşakkatli bir meşgaleyi baştacı edinmekten ibaret bir şeydi. Ancak ben oradayken Türkiye’de pop müzikte rock müziğin de zaman içinde önünü açacak olan bir patlama yaşanmıştı, dolayısıyla döndüğümde bulduğum ortam öncekinden çok farklıydı. Ne var ki ben de 6 yıl öncesinde olduğumdan farklıydım, ve dışsal nedenler kadar içsel nedenler de, hemencecik kolları sıvamama izin vermemişti. 

Birkaç sene sonra Pro-Myths’den arkadaşlarım Levent ve Tolga’ya projeyi teklif ettim, ve aslen bir caz davulcusu olan Canan Aykent’i de aramıza alarak, Sessizliğin Çanları adlı bir albüm hedefiyle çalışmalara başladık. Stüdyoya girdik, dört parça kaydettik. (Bunlar, halen albüm repertuarında olan Sözcüklerini Yitiren Şair, Açıl Susam Açıl, Bezgin Gezgin Engin ve Değirmen Taşında (Bir Rock’n Roll Masalı)). 

Olayı mixdown safhasını geçmiş gerçek bir kayıt elde edene kadar yürütemediğimizden yaptığımız işin asıl sonuçlarını da göremedik ama, aslında eldeki kayıtlar bile duyusal/duygusal ibreyi kırmızı seviyelere çıkarabilecek potansiyelde bir grup olduğumuzu gösteriyor gibiydi. Ama o dönemde hem bireysel iletişimler biraz pürüzlenmişti, hem de fazla ağır kaldığımız düşüncesi beni giderek daha da sabırsız kılmıştı. Sonunda arkadaşlara bir mektup yazarak süreci bitirmek istediğimi, tek tabanca olmayı denemek istediğimi söyledim; böylece kendi davet ettiğim yoldan kendim caymış oldum. Bu ani manevra umduğumun tam tersi bir sonucun, yeni ve uzun bir yerinde sayma sürecinin de başlangıcı olacak, küçük stüdyoma bir kez daha sessizlik ve belirsizlik hakim olacaktı. 

(Aşağıdaki Mavi 1 ve Mavi 3 adlı videolarda, Ses ile yaptığımız kayıtlardan alıntılar var. Mavi Değirmen repertuarında Sözcüklerini Yitiren Şair ile Açıl Susam Açıl oldukları gibi, diğerleri ise yeni sözleri ve düzenlemeleriyle yer alıyor.)

ses1
Can @ Poem

Oyun Müzikleri

Ses’ten sonra albümü rafa kaldırdım, Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu Topluluğu tarafından 98-99 sezonunda AST Sahnesi’nde sahnelenen Oyun adlı rock operayı yazdım, besteleyip söyledim (ki Mavi Değirmen repertuarındaki İnsan bu oyunun açılış ve final parçasıydı); ve biri bir çocuk müzikali olmak üzere Ankara Devlet Tiyatrosu ve Konya Devlet Tiyatrosu oyunlarına müzikler yazdım. (Oyun için Yamaha QY300 Workstation, sonrakiler içinse QY300’e eklemlenmiş bir Korg NS5R sound modül kullanmıştım.)

Ağ Yırtılıyor (Ceviz ile Karınca Dost Olunca, 2001)
Ağır İş (Ceviz ile Karınca Dost Olunca, 2001)
Sahne 2 (Burada, 2002)
Sahne 2 (Çelik Manolyalar, 2003)

Arayışlar ve Sürüncemeler

Bundan sonrası hep sürüncemelerdi. Giderek eve kapandım, münzevileştim. Müziğim de yazınım gibi giderek dallanıp budaklandı, popüler tarzlara özgü dışavurumculuklardan ziyade felsefi tabanlı deneysel edimler hız kazandı, popüler tarzların mefhumlarıyla ilişkilendirilemez bir derinliğe doğru gitti. Sıkı bir düş kırıklığının elimi kolumu bağladığı, ne geri dönmeme ne de ileri gitmeme izin vermeyen bir psikolojinin cenderesinde uzun süre ışıksız ve nefessiz kaldığım söylenebilir. İçten içe, bana diplomalara, mesleklere, evliliklere mâlolan ve kimi zaman bir lanete benzeyen bu sevdadan uzaklaşmaya çalıştım, ama her seferinde giderek derinleşen kayboluşlara yuvarlandım ve sonunda kendimi yine aletlerin başında buldum. O dönemde Mavi Değirmen adını alacak olan proje, mutlaka ifa edilmesi gereken bir vazifeymişcesine, çetin bir içsel tırmanışın hedefi olan doruğun silüeti gibi, yolunda yürümedikçe kâbuslara davranarak kendisini ısrarla hatırlatan içsel bir menkıbe gibi, varlığını koruyor, çağrısını ısrarla sürdürüyordu. 

Kararsızlıkların başlıcası, bir rock grubunu yürütmekle in-the-box çalışmak (soundu tümüyle dijital ortamda tek başıma çıkarmak) seçimleri arasındaki süregiden kararsızlığımdı öncelikle: In-the-box çalışarak ürettiklerimden bir şikayetim yoktu ama, Mavi Değirmen’deki parçalar basbayağı rock şarkılardılar ve dolayısıyla bir rock grubunu, en azından gerçek bir distortion-gitar bileşenini ‘olmazsa olmaz’ kaydıyla şart koşuyor gibiydiler. (Ama tabii grup olayı zordur; ‘egoların çarpışması’ dedikleri o sığlık hâlleri bir yana, 4-5 kişiyle yaptığınız bir evlilik gibidir ve özellikle de olanaksızlıklar içindeyseniz o evliliği yürütmek giderek zorlaşır. Bunun için çaba harcar bir hâle düştüğünüzde ise müziğin kendisini bulabilmek için gereksindiği o tılsımı zaten çoktan kaybetmişsiniz demektir.)

Bu yüzden 2000’lerin ilk yıllarında, grup arayışından ziyade ‘hevesli bir grup’ oluşturma yolunda bana destek olacak bir menejer ya da sponsor gibisi bir arayışa giriştim, Sony Türkiye ile dolaylı bir bağlantı kurdum, projeyi tanıtmak üzere bir portfolyo hazırladım. (Henüz grafik tasarımcılığın ilk evrelerindeyken o portfolyo için birkaç tanıtım klibi hazırlamıştım. Çok acemi işi de olsalar projenin anafikrini gayet iyi özetliyorlar; o yüzden o beş klibin ikisini buraya iliştiriyorum.) Ama kararsızlıklar ve küsüp kaçma arzuları baskın çıktı ve ne o portfolyoyu ne klipleri hiçbir yere göndermedim.

Sonrasında radyo oyunları ve oyun müziklerinden biriktirdiğim parayla, rahmetli ablam Neslihan sayesinde Avrupa’ya kaçışlar yaptım ve QY300’ümün etrafına yeni bir stüdyo kurdum: Bir Yamaha Motif Rack, bir Korg Triton Rack, bir Yamaha AW16G mixer/workstation, bir çift de düşük segment (Tannoy) stüdyo monitörü aldım ve albümü yeniden elden geçirmeye koyuldum. O aralar Levent ve Tolga bir cover grubu teklif etmişlerdi. Hem cover hem bar olayını çok sevmememe rağmen yeniden form tutarım düşüncesiyle okeylediğim o girişim bir şekilde yolda kalmıştı ama, eski arkadaş Mehmet Şevki de gruptaydı ve bana başka bir grup teklif etmişti:

Hardbeat

Burak Güven, Mehmet Şevki Öztürk, Özgür Arıkan ve Kaan Akıman’la Hardbeat olarak kısa sürede sapasağlam, kaya gibi bir grup olduk. Yolcu In Rock, If Performance Hall ve Saklıkent gibi yerlerde çaldığı o süreçte her yaştan rock’çıların beğeni ve saygısını kazanan, büyük konserlerin de rahatlıkla altından kalkabilecek nitelikte olduğunu açık seçik gösteren usta müzisyenlerden oluşan bu beşli, albümü elden geçirmekte olduğum o dönemde grup fikrini kaçınılmaz olarak hortlattı. Zamanla kendini tekrar eden yorucu bir döngüye dönüşen bar döngüsü bir kenarda dursun, projemi tanıtarak albüm fikrini gruba teklif ettim. Kimi arkadaşlar heyecanla, kimi arkadaşlar temkinle karşıladılar, ama hepsi de olumlu bulduklarını söyleyerek projeye katıldılar.

Hardbeat (doğrusu özellikle ben) bir süre sonra yoruldu ve bar olayı bitti. Ben de oturup albümü tüm alt ve üst yapılarıyla tamamladım, 12 parçayı çok seçenekli kayıtlar içeren prova cd’leri hâlinde çoğalttım, ama derken gruptaki çok sevdiğim bir arkadaşım anlayamadığım nedenlerle olumuz sinyaller vermeye, gerilim yaratmaya başladı; ve grup olgusunun en azından benim nasibim olmadığı düşüncesiyle, konuyu böylece bir kez daha -tek tabanca çalışmakta kesin karar kılarak- kapattım. Böylece hazır hale gelmiş cd’ler kimselere veremeden elde kaldı, stüdyomun sessizliğine bir kez daha dönmüş oldum. 

Çoğu müzisyenin hayali kendi adına çalışmaktır sanırım. Benim içinse -tek tabanca takılan ve yalnızlığı seven biri olmama rağmen- tam aksine grup olgusu, bir gruba ait olma, Led Zeppelin gibisi bir simya oluşturma -ya da en azından o simyanın hayaline tutunma- düşüncesi ilkgençlik yıllarından beri her zaman ateşleyici güç olmuş ve ilhamımı körüklemiştir ama, belli ki çocukça bir arzuydu bu.

Unknown

Aradığım ekibi başka tarafta, uzun zaman önce Hacettepe Üniversitesi’ndeki Flash provalarında tanıdığım Şermin’le 2004-05 yıllarında gelişen ve sonunda bir evliliğe dönüşecek olan birlikteliğimizde buldum. Hayatta yapılabilecek en harika prodüksiyonlar olan çocuklarımız bu ekibe birbiri ardına katıldılar, ve mutlak öncelik onlar olduğu için de para kazanmak vesaire zorunluluklar hayatımızı bütünüyle kapladı. Müzik, başka bir hayatta kalmış ve derin gizemlerle sarmalanmış adı var kendi yok bir içsel efsane, bir Mu ya da Atlantis efsanesi gibi içimin derinliklerinde yaşayıp durdu ama, uzun süre hardware’de direndikten sonra nihayet Logic Pro ile software’e geçiş yapmaktan ve ara ara dadandığım kısır sound arayışlarından, geri çevirmek zorunda kaldığım tek tük tekliflerin ya da ufak tefek cover grubu girişimlerinden başka, o 20 yıla yakın süre zarfında anmaya değer tek bir adım dahi atamadım.

Mavi Değirmen

Ve tabii yaşlandım. Heves vesaire motivasyon dürtüleri tümden bir yana, fiziksel randıman gibi zihinsel randıman da düşüş sürecinde; ama tabii hiçbir dünyasal ölçüt ruh ile müziğin arasına girmeye kâdir değil; elden geldiği sürece, elden geldiği ölçüde.