Benim biraz değişik bir kaderim, tanımlanması güç bir içsel yolculuğum oldu. Beni hem ben kılmış, ama hem de beni benden almış ve geri vermemiş bir sevda hikayesi olarak, kısa yoldan müzik diyelim adına. 

Sahneye çıkmak düşüncesi elbette benim için de bir hevesten, hayallerimi süsleyen bir fanteziden ibaretti. Sahneye ilk kez çıktığım o unutulmaz anlarda ise sıra dışı bir bilinç düzeyine eriştiğimi, rengârenk bir enerji yumağına dönüştüğümü hatırlıyorum. Bütünün bir parçası olmaktan mutlu, kendimi ilk kez kendimi bulmuşum gibi hissetmiş, o tanımlanamaz ‘güven’ hissinin üzerimdeki etkisi kim olduğumu en sonunda anlayabilmiş olmanın verdiği huzur ve özgüven şeklinde olmuş, sahne ve müzik bir heves olmaktan böylece çabucak çıkmış ve dünyam oluvermişti. 

Adına kısa yoldan ‘müzik’ demekle biraz daralıyor ve küçülüyor bu hikaye. Hani ‘hayat boyu kafaya taktığın, eşiği dibinde yatıp beklediğin bir meşgaleyi bir kariyere dönüştürme yolunda neden gerçek bir çaba sarfetmedin’ diye sorarlar adama, özellikle de bu satırları yazdığım şu dönemde olduğu gibi, yaşı 60’larına yaklaştıysa.

Gerçekten de, 90’lı yıllarda yüzlerce sayfalık bir proje sunumunu 10 parçalık vokalsiz bir deneysel albümle birlikte Ahmet Ertegün’ün Atlantic Recording’ine yollayışımı saymazsak, bu yolda hiçbir gerçek kalkışmada bulunmadım. Yıllar içinde birkaç sunum hazırladım gerçi ama onları hiçbir yere yollamadım.

Yola bundan yirmi yıl önce çıktım. Günün birinde realiteyi sarsacak bir rock havaisi olacakmışım gibi, belki kendimi fazla şımarttım; fazla çalışkan, fazla gururlu ve fazla prensipli, ama müzikte de yazınında da yoğunlaştıkça fazlaca dallanıp budaklanan biri olup çıktım. Benim için birbirini tamamlar nitelikte olan müzik ve yazı giderek çokboyutlu bir içsel arayışa dönüştü, ama diğer yandan, bir gün geleceği olası olan o günü kendime çekmek için hiçbir gerçek çaba göstermedim.

CG

(2000 - Hiçbir yere yollanmamış sunumların birinden)

İlk Flash konserinde (1985/ Ses Sineması)

Yukarıdaki, 2000 yılında, bundan tam 24 yıl önce yazdığım bir yazıdan alıntı. Bunlar, kendisini yoluna adamış, kendisine biçtiği rolle, manevi kimlikle bütünleşmiş, ancak belli ki bu kimliğin realitenin alışkanlıkları ve beklentileriyle uyuşabilirliğine güvenememiş birinin satırları.

Öncesi on yılda geceli gündüzlü yoğun çalışmalar var: Felsefeyi, aklı ve mistisizmi, insanlık tecrübesini, kendisini adayışının nedenlerini ve anlamlarını irdelemek arzusuyla derinlemesine incelemiş ve bizzat tecrübe etmiş, hayatın büyük sorularını bu yolda kendisine ister istemez sormuş biri.

Yazık ki bir perfeksiyonist. Kendisini de ürettiklerini de bir türlü beğenememiş, kendisi basamak çıktıkça üretimleri de basamak çıktığından bir türlü nihayete erememiş, kendini tamamlayamamış, şartları hiçbir zaman ideallerinin standartlarına yakıştıramamış, bu yüzden de kendinde bir karar kılabileceği bir olgunluğa erişememiş.

Bir yerden sonrası hep sürüncemelerdi: Giderek eve kapanmış, münzevileşmiştim. Müziğim de yazınım gibi giderek dallanıp budaklanmış, popüler tarzlara özgü dışavurumculuklardan ziyade felsefi tabanlı deneysel edimler hız kazanmış, popüler tarzların mefhumlarıyla ilişkilendirilemez bir derinliğe doğru gitmişti. Ancak zaman içinde Mavi Değirmen adını alacak olan proje, mutlaka ifa edilmesi gereken bir vazifeymişcesine, çetin bir içsel tırmanışın hedefi olan doruğun silüeti gibi, yolunda yürümedikçe kâbuslara davranarak kendisini ısrarla hatırlatan içsel bir menkıbe gibi, varlığını koruyor, çağrısını ısrarla sürdürüyordu. (Tüm bu süreci Kaya Dağa Tırmanış adlı şiirimde olduğundan daha iyi anlatmanın bir yolu yok sanırım.)

Özetle, attığım okun düştüğü doruk buydu, ama o doruğa hiç çıkamamıştım. Eteklerinde dolandım, planlar yaptım derken, bakmıştım ki hayatım bu dağın eteklerinde geçmiş, yaşlılık aşılması imkânsız bir dağ gibi karşıma dikilmiş.

Ama ha doruğu, ha eteği; müzik bir sevda.

Mavi Değirmen, huzurlarınızda.

Hardbeat′le Saklıkent′te (2005)