Jules Verne ve Mark Twain’in klasikleri ve Gizli Yediler gibi şeyler okumakla birlikte, çocukken hiç de kitap kurdu sayılmazdım. Yaşar Kemal’in Çakırcalı Efe’sinden çok etkilenmiş, ama nedense İnce Memedi yarıda bırakmıştım. Dolayısıyla beni o noktaya nasıl bir akış getirdi bilmiyorum ama, 14-15 yaşlarımdan kalma, hiç silinmemiş, eksilmemiş, şöyle bir anım var: 

Bir gün, büyüdüğümde, bir kitap yazmalıydım. İsteklilikten ziyade, kararlılık demeliyim buna. Ne herhangi bir yazara ya da esere öykünme, ne bir macera düşlemleme arzusu, ne de hangi duyguları nasıl tetikleyeceğiyle ilgili bir düşlemdi bu. Çocuk aklımın o anki mantalitesine göre, ki bugün bile sözümlemesi kolay değil bunu, yaşadığımız ve adına hayat dediğimiz bu döngünün bir hakim olduğumuz, akılla değerlendirebildiğimiz, üzerinde konuşabildiğimiz yanları vardı, bir de hissedebildiğimiz, arada içten içe üzerlerinde düşündüğümüz, ama akılla değerlendiremediğimiz, söze dökebilecek kadar hakim olamadığımız yanları. İstediğim şey bu döngünün ve insan’lığın o elle tutulamayan kimi yanlarını aklın menzil alanı içine sokarak, değerlendirilebilir, üzerlerinde düşünülebilir ve konuşulabilir bir hâle getirebilmekti özetle. Denilebilir ki, hayatlarımızı kaplar şekilde birbirini izleyen sıradan anlardan, kanıksanmış ve üzerinde düşünülmeyen rutinlerden gizli saklı anlamlar, içsel cevherler bulup çıkarmak ve onları herkesle paylaşmak istiyordum. Gözümde, onu okuyanların “haa; o buymuş demek ki..” dediğini canlandırıyor, okura öylesi bir idrak hâlini yaşatmayı arzu ediyordum. Ama bunu niye istedim, bunları o yaşta nasıl düşündüm, niye düşündüm, hiçbir fikrim yok.

Bununla birlikte, o derin anlar her zaman beraberimde olmuştur ama, beni yazmaya sürükleyecek duygu ve güdüler uzun zaman tetiklenmemiş, tek tük öykü ya da kısa sürmüş günlük tutma girişimleri dışında sayfa kurmacalarına kalkıştığım hiç olmamıştı. İlk ciddi öykü denememi ortaokulun ilk yıllarından birindeki bir kompozisyon ödevi sayesinde yapmış, Huckleberry Finn’den esinle mahallemizdeki çocukların başka bir mahallenin çocuklarıyla giriştiği, poşetlere sarılmış toprak bombaları ve ince borularla fırlatılan toplu iğne uçlu kağıt okların kullanıldığı çete savaşları kurguladığım heyecanlı bir macera düşlemiş, bunları başımdan geçmiş gerçek olaylarmış gibi bir dille anlatmıştım. Kimsenin diğerine vurmadığı, gerçek bir zarar vermeye kalkışmadığı, ama çarptığı kafada patlayan toprak bombalarının insanın gözüne, burnuna, kulağına ya da yakasından içeri doluştuğu, art arda patlayan maytapları ve havada uçan oklarıyla gerçek bir savaş ortamının canlandırıldığı bir öyküydü bu. Gelgelelim, bu ödevden kırık not almıştım; çünkü edebi yanının sözünü dahi etmeyen öğretmenimiz, ‘çete savaşları’ temasının karşı durulması gereken nahoş bir içerik olduğu bilinciyle ayıplanması gerektiği düşüncesindeydi. Elbette toplumsal ölçekte, bir öğretmenden de bu beklenir. Ama edebi literatüre hakim bir kitap kurdu olan annemin öğretmenimin bakış açısından hoşlanmadığını, veli görüşmesinde serzenişte bulunduğunu, arkasından söylendiğini hatırlıyorum. Ben ise oralı olmamıştım, çünkü kendimi vererek yazdığım ilk denemeydi bu, ve ilk adımımı ayağımı yere basmak üzere attığımı hissedebiliyordum.

Okurluğum ve hayal gücümü genişletip çeşitlendiren bilim kurguyu keşfim birkaç yıl sonra, Isaac Asimov ve Arthur C. Clarke gibi yazarları tanıyışımla gerçekleşti. Ancak beni nihayet yazmaya sürükleyecek olan rüzgârı yakalayışım ise daha sonra, beat kuşağının en önde gelen şairi Allen Ginsberg’ü keşfim sonrasında oldu. Allen’ın ideolojik/politik bakış açıları tümden bir yana, beni cezbeden yanı dili kullanım tekniği dahil olmak üzere tüm kalıpları parçalayışı ve kendi formunu ‘tam bağımsızlık’ olarak tanımlanabilecek bir zihinsel özgürlük içinde oluşturmuş oluşuydu öncelikle. Kalemi düşüncelerinin hızına yetişmeye çalışan alelade bir gereçmiş gibi soluksuz bir tempoda kullanan, çağrışımların birbiri ardına esip geçtiği rüzgârlı bir vadide dörtnala gider gibi koşturup duran bu adam benim edebiyat idolüm olmuş, Ferlinghetti ve Voznesenski gibi şairleri de tanıdığım o süreçte beat şiirinin o tepkili ve tempolu, hayal gücünü sanki tamamiyle serbest bırakan, bağlarından kurtaran o mantalitesi iç dünyama cuk oturmuş, kendi şiir geleneğimi, ‘uçurtma sutralarımı’ gönlümce oluşturmam yolunda bana büyük ilham vermişti.

80’ler ile milenyumun ilk yılları arası süreçte, kişisel bir şiir geleneğini başlıca alışkanlıklarımdan biri olarak sürdürdüm ve korudum. Edebi niteliklerine pek dikkat etmeden ve ruh hallerimin fotoğrafını çeker gibi bir yaklaşımla yazdığım sürüyle şiir ve şiirimsiyi, Kaos-Te-Kaos-Ra, Advaita, Arhat, Özne, Uçurtma Sutralar ve Bizzat Deresi gibi adlar altında, birer fotoğraf albümüymüşler gibi kendime özel tek nüshalar halinde kitaplaştırmış (derlemiş), ama yayınlanmaları yolunda herhangi bir girişimde bulunmamıştım. (O zamanki mantaliteme göre, yazıldıkları anların kendilerine özgü ruhsal ve zihinsel faunalarını ortaya koyan ritmik ya da anlamsal doğalara sahipti bu yazılar ve sonradan başka bir zihinsel frekansta müdahale edilmesi halinde o doğalar bozulur, o satırları yazdıran ruhsal ve zihinsel faunalar dönüştürülmüş olurdu. Ama, Ginsberg’ün ünlü Uluma‘sındaki “Bütün gece büyülü şarkılarla şahlanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, sarı sabahta bunların saçma 

sapan şeyler olduklarını görenler” dizelerini hatırlatır şekilde, hepsi de ıvır zıvırdı bunların. İçlerinden pek azını sonradan elden geçirmeye değer gördüm ve ancak pek az bir kısmı o elden geçirmelerden sonra  okunmaya ya da sunulmaya değebilir bir şeye benzeyebildi. Aslında onlara ‘şiir’ demekte bile zorlanmış, şiirimsiler ya da uçurtma sutralar gibi lakaplar uydurmaya çalışmışımdır. Başkalarının kimi zaman bana yakıştırdıkları ozan sözcüğünden pek hoşlansam da, şiir bana her zaman bir erişilmezlikmiş gibi, bir kıyısından erişilebilse bile asla ifade edilemez bir hâlmiş gibi görünmüştür. Hani ‘aşk’ gibi aynı: Ne zaman aşka dair bir şeyler yazmaya davransam, kendimi dar ve beceriksiz, dilsiz bulmuşumdur. İş sevdiğine duygularını ifade etmeye geldiğinde dili dolanan, kekelemektense tutulup kalan bir âşıkmışım gibi; aşk gibi şiir de koca bir deryaymış, ben ise onun ancak kıyılarında cıp cıp yapan yeni yetme bir tanığından ibaretmişim gibi gelmiştir.) Bunların bir kısmı şarkı sözlerine dönüştüler, pek azı Apaçık Bir Kitap Gibi içindeki yerlerine evrildiler, çoğu ise eski çağların paylaşılmaya değer görülmeyen kalıntıları olarak geçmişe terk edilmişlerdi ki, onların bir kısmı Resimli Şiir ve Müzika Poetika ile yeniden hayata döndü.

(Aldous Huxley, Carlos Castaneda, Paulo Coelho, Jerzy Kosinski gibi romancılar -hayatımın çeşitli kesitlerinde- sevdiğim yazarlar oldular. Ama -etkileri geçen dönemlerle birlikte geçmemiş- en değer verdiğim ustalar ise Celaleddin Rumi, Goethe ve Hermann Hesse’dir.)

 

Düzyazıya yönelimim ise milenyum sonrasında oldu. Ancak bu alanda da, tek tük makaleler bir yana, Apaçık Bir Kitap Gibi dışında başka bir rutinim ya da arayışım olmadı. Aşağıda birkaç örnek seçip koyduğum makalelerim denemelerden ve hazırladığım dergilerin gereksindiği rutinlerden ibaretti; ve radyo oyunlarım ise doğrusu pek de özenilmemiş işlerden. Yürüyüşümün edebiyattaki ana yolu olan Apaçık Bir Kitap Gibi‘ye gelince, varım yoğum o bir tanecik kitaptır işte.

Suya yazıttır yazım.
Dokundurduğum ucundan dalgalar yayar kalemim sayfalara.
Ortalıkta ne varsa izlenebilir sudaki akislerinden;
ne var ki nesneler değildirler sözcüklerim, yansıttığı şeyler değildir aynalar.
Suyadır yazım.
Ne açıdan bakılırsa o açıdan görülürler.
Kimi açıdan ışığı yansıtır sayfalarım, kimi açıdan gölgelerin karanlığını.
 
Gündüzlerde güneşin ışığını yansıtır bu su,
gecelerde ise ay ışığını.

CG

(Bir dünyaymış dilimin altında, kimselere anlatamadığım:
 
Bir dalgayla savrulduğum sahilde, denize ve rüzgâra karşı durmuş, benliğin
      kayalıklarını vura vura biçimleyen dalgaların, ruhumu kaplayan o engin
      deryanın sesini dinlerken,
‘varoluşun oğluyum’ diye geçiriyormuşum içimden.
Binyıllardır kıyılara vuran o dalgaların müziğiymişim içimde.
 
An olmuş bir okyanusa yazıyor bulmuşum kendimi.
Martı sürüleri gezinmiş sayfamın göklerinde.
 
Ama çok sessiz bir şiirmiş duyup da yazamadığım.
Duyup da çalamadığım, harika bir şarkıymış.)

CG