Uçurtma Alegorisi

Uçurtma Alegorisi

İple kağıda vereceğin azıcık bir parayla kanatlanabilir,
ayakların yere basadursun, uçan bir kuşa dönüşebilirsin!
Sıkı tutsun yumruğun uçurtmanın ipini!
 
Onu oraya uçurdun mu bakarsın havadan bile hafifsin.
Evlerin ve ağaçların üzerinde esintiyle dans edersin.
Sıkı tutsun yumruğun uçurtmanın ipini!

Robert B. Sherman

Mary Poppins

 

40 yıldan fazla süredir kullandığım önde gelen alegorilerimden biri: Uçurtma. 80’lerde ilk şiir albümlerimden birine Uçurtmalarım, bir diğerine Uçurtma Sutralar adını vermiş, ‘97’deki Tırmanış adlı radyo oyunumu “Beni uçurtmanız bilin” sözleriyle noktalamış, Apaçık Bir Kitap Gibi ve Mavi Değirmen dahil olmak üzere bu alegoriyi daha pek çok yerde kullanmıştım. Hem işlevim uçurtma uçurma eylemine, hem bu işleve olan sevgim uçurtma uçurma sevdasına benzetilebilir ve bu sevdanın tutku ve birikimi olarak tanımlanabilir, hem de gerçekten de uçurtma dünyadalığın, çeşit çeşit güzellikler de içermekle birlikte saçmalıklar, adaletsizlikler ve yıkımlarla dolu olan bu dünyanın iç sıkıcı kasvetinden uzaklaşıp arınma yolunda bulunabilecek çıkışları sembolize edebilecek en açık seçik imgelerden biri olarak, gayet zengin bir anlamsal bütünlükler skalası da sunuyordu.

Laura Knight, “Flying a Kite” (1910)

Francisco Goya, “La Cometa” (1777)

 

Ama kendi sembolizmime geçmeden, binlerce yıllık bir geçmişi olan uçurtma olgusunun dünya tarihindeki izlerine, -askeri, bilimsel ve pratik kullanımlarını bir kenara bırakarak- o geçmişin anlamsal yanlarına bir bakalım önce:

Umuda Gönderme / Rüzgârla Dans

Bali, Kore, Tayland, Malezya, Çin ve Hindistan’da uçurtmaların geleneksel olarak da yerleşmiş belirgin anlamları var. Örneğin Hindistan’da Ocak ayı ortalarında kışın bitimini kutlayan rutin uçurtma festivalleri olarak düzenlenen Uttarayan, ışığın karanlığa karşı zaferini, yeni başlangıçları ve daha sıcak günlerin vaadini simgelerken, yükselen uçurtmalar yeni zirvelere ulaşma arzusunu temsil ediyor. İnsanları ortak sevinç ve şenlikte bir araya getirerek birliği teşvik eden Uttarayan Festivali, umudun ve pozitif yaklaşımın bir kutlaması.

Maori kabileleri de uçurtmaya ilahi anlamlar yüklemişler: Kuşların insanlardan tanrılara mesaj taşıdığı temennisiyle uçurtmalarını kuş şeklinde tasarlamışlar ve yükselirlerken şu ilahiyi söylemişler:

Cazibesinin gücüyle, yükseliyor kuşum.
Kaşla göz arasında, bir atmaca gibi, bir anda,
Cennetlere yükseliyor kuşum.
Girdaplardan uzakta, Atutahi ve Rehua yıldızları gibi.
Ve orada kanatlarını açtılar,
Gerçekten de, ta bulutlara kadar. 

Turu Manu (Maori İlahisi)

2024 Şubat’ında, uçurtmalar Gazze Şeridinde, Refah Sınır Kapısı semalarında da görüldü. Gözlemini haberleştiren gazeteci bunu şöyle yazmış:

Refah semalarında uçuşan renk renk uçurtmalar, üzerinde süzüldükleri gerçeği yalanlıyor: Birbirine sıkı sıkıya bağlı yırtık pırtık çadırlar, yiyecek, su ve yakacak odun bulmaya çalışan insanların oluşturduğu kuyruklar. Aralarında koşuşturan çocuklar ve uçan mucizelerine bakarken bitkin yüzlerini aydınlatan tek tük gülümsemeler.

Bu kadar basit bir oyuncağın onlara neşe dolu anlar yaşatması başlı başına bir mucizedir ve İsrail’in İsrail’e karşı acımasız savaşı sırasında molozların, ölümün, yerinden edilmenin, açlığın ve dondurucu soğuğun ortasında bunu başarabilmiş olan çocukların yenilmez ruhunun kanıtıdır.

Ruwaida Amer

Al Jazeera

Apaçık Bir Kitap Gibi ve Mavi Değirmen

Kendisini bir kitap yazmak zorunda hisseden ve içsel serüveni süresince neden böyle hissettiğini araştıran Engin’in sıra dışı kaderine kitapta şu kesitle giriş yapmışım:

Ve derken bir anda, o dünyaya özgü bir sahne canlanıveriyor dimağımda:
Çocukluğum:
Şehri tepelerden gören bir yerde, parmaklarım arasında beyaz bir ip, yeterli rüzgârı bulamayışımdan ya da beceriksizliğimden defalarca yere çakılmış ve giderek hırpalanmakta olan bir uçurtmayı çocukluğun o çocuksu heves ve hüsranları arasında bocalayan sabrıyla havalandırmaya çalışışım.
Tekrar tekrar koşuşum, uçurtmayı fırlatışım, uçurtmanın düşüşü.
Gözüm önünde sarı-kırmızı-yeşil-mavi bir uçurtma; etrafta insanlar, ağaçlar, binalar, gökyüzü; o uyumlu enginlikte, sanki bir tür bir sonsuzlukta,
koşuşum,
uçurtmayı fırlatışım,
uçurtmanın düşüşü.
Arzu ile düş kırıklıkları arasında gidip gelip duruşum.

Apaçık Bir Kitap Gibi

 

 

 

Uçurtmalara kitapta daha pek çok gönderme var. Kahramanın hem çocuksu umutlarını hem de ürünlerini temsil eden uçurtmalar bunlar:

Resimli bir dergide gördüğüm bir uçurtmanın arzularımı şahlandıran hayalinden tutun çocukluğumun rengârenk düşlerinin elektrik tellerinde takılıp kalışına, duygular muharebelerinde başıma inen güllelerden aynaları yutan yalnızlıklara kadar, olanca gerçekliğiyle kaplıyor içimi yeniden,
ve tam ortasında buluyorum kendimi, içimi taşmış bir deniz gibi kaplayan hayatın.

Apaçık Bir Kitap Gibi

Tıpkı bir dergide görüp ısrarla istediği o mavili beyazlı gösterişli uçurtma yerine o bildik sıradan uçurtmalardan birini getirdiklerinde teşekkür etmektense somurtan, tek bir uçurma girişiminden sonra da ona bir daha dokunmayan çocukluğum gibi, belki kitabım da öylesi boş ve anlamsız göstermelik bir hevesten başka bir şey değildi.

Apaçık Bir Kitap Gibi

Mavi Değirmen‘deki Sevgili Çocukluğum‘da da uçurtma imgesine yine çocuksu umutların uğradığı hüsranlara dair gönderme var:

Kayıp şimdi o mavi uçurtma
Kaybolmuş o sararmış tabloda
Sanki şu benim derbeder halim,
üşümüş bir çocuğun kâbusu

Sevgili Çocukluğum (Mavi Değirmen)

Labirent ve Kalabalık Yalnızlık

Yazıp bestelediğim bir rock opera olan Oyun’da, uçurtma uçurma sevdasının ilhamı ve hedefi olan köprüyü (bağı), öyküsü bir labirentte geçen parçada aşağıdaki alıntıdaki sözlerle ifade etmeye çalışmıştım. (Labirent sembolü modern kentlinin hem duygusal yaşantısını, hem mental kişilik tasarımını, hem de içsel arayışlarını tasvir ediyordu. Labirent deneylerinde fareye hedef olarak konulan peynir, tüketim toplumuna yönelik imajlar bombardımanında peynirin kendisinden ziyade imgesiydi artık; ve labirent de bu havuç koşusundaki insanların inancı da tüketen yılgınlığıyla sanki büyüdükçe büyüyor, dev duvarlarının gölgeleri yaşamlarımızı giderek daha fazla karartıyor, hem birbirimizden ve hem de kendi kendimizden giderek ayrı düştüğümüz bir kısırdöngüdeymişizcesine oyalıyor, oyalıyor ve oyalıyordu.):

Alemin bir bucağındayım
Yapayalnız bir yavrusuyum
Bir dil edin artık ey sessizlik
Konuş benimle, bir şeyler söyle
 
Yalnızlığımdı bana gülün adı
Bana çok mahzun, mahzun baktı
Yalnızlığımdı bana gülün adı
Dikeni kalbime, ömrüme battı
 
Elimde bir ipucu
Elimde bir ipin ucu
Gökte bir gülümseyiş
Gökyüzünde bir iz
 
Bu labirentin bir koridorunda
Elimdeki ipin anlamına vardım.
Elimdeki ip bir uçurtmaya bağlıymış:
Kalbimin renklerini gökyüzüne salmışım
 
Bu dizeler, melodiler, uçurtmamdır benim
Koridorların birinden gökyüzüne uzanan.
Olur a başını kaldırır bakar bir Adem;
Yalnız ise iz ona, değil ise selam

Yalnızlık (Oyun)

 

Kısacası bu sevda aslında çok doğal bir dürtüye, köprüler (bağlar) kurma arzusuna bağlıydı.

Neden böyle kuvvetli bir güdülenmeyle büyüdüm, o zaten hayatımın muamması.

Dünyadalık, ayrı’lık demek. Gurbet. Çeperlerle çevrelenmiş, hem fiziksel, dolayısıyla da hem zihinsel, hem de ruhsal ve duygusal sınırlarla ayrılmış, hem kendi öz varlığımızdan ve hem de  birbirimizden ayrı düşmüş olduğumuz bir durum. Kopuk değiliz, ama kendi öz varlığımıza uzaklığımız oranında kopuk hissediyor ve kopuk davranışlar sergiliyoruz. 

Labirent ve uçurtma sembollerine bu perspektiften bakmalı: Labirent hem bu fizik ortamı, hem de bu ortamdaki arayışımızı simgeliyor. Duvarlarımıza alıştık, onları kanıksadık; ya bu ortamda kurduğumuz düzen içinde kendimize sadece ilkel benliğimizin isteklerini ve çıkarlarını gözettiğimiz bir kurnazlık rutini kurmaya çalıştık, ki hamlığımızın göstergesi bencilliğimizdir, ya da öz varlığımızın bize hissettirdiği, yazılı veya değil, birtakım ilkelere bağlı kalmaya çalıştık. O ilkeleri sezip algılayabilme ve onlara uyabilme gücü de elbette bizim ruhsal erişkinliğimizin göstergesidir.

Aynı perspektiften bakarsak, Mavi Değirmen repertuarındaki İncicik Bir Damlacık adlı parçanın anlamsal teması da tam da bu alegoriyle oluşturuldu:

Düşümde yine bir karanlık çağda
Gecemde yürek kıskacı bir kabusta
Gecede tek ışıltı incicik bir damlacık
Gözyaşımmış yanağımda karanlıkta
 
Meğer ki o biricik gözyaşı,
O bir damla doğurmuş bu müthiş tufanı
Öyle kapkara bir bulut gelmiş ki meydana,
Tam bir karabasan gibi şehrin üstüne çökmüş!
 
Diyordum ki: “bu kâbusa, bu kaosa aldanma”
“Umutsuzlukla, anlamsızlıkla muhattap olma
Ateşle benliğini, daya sırtını rüzgâra
Yüreğinin andına inan”
Vursun yağmur göğsüme, şimşekler çaksın alnımda
O anlık aydınlıkta andım göklere yazıla
 
Kaplanmıştı gökyüzü kara bulutlarla
Yükselmişti labirent dev gibi duvarlarla
Bak ki hiçbir cereyan yerinden edemiyor
Elinde bir ip, bir uçurtma, sal duvarın ardına
 
Ve derken gökler gümledi, yağmur boşandı
O bir damla doğurmuş bu müthiş tufanı
Rahmet miydi, neydi adı, yağdı ve yağdı
Yürek bir rock şarkısı, of, kanatlandı!

İncicik Bir Damlacık (Mavi Değirmen)

 

Uçurtma (Kelebek) Etkisi

Fırtınalı içimin yağmurlu rüzgârına, yıldırımlarına rağmen
uçuşan, yalpalanan, savrulan 
o renk renk uçurtmalar,
ruhumun göklerinde gezinen 
esrarlı muammalar.

Apaçık Bir Kitap Gibi

Üzerimize çökmüş bir kâbusu alt etmenin yolu onunla savaşmak olmayabilir. Bir karabasanın etkisinden var gücünüzle hücum ederek, onu hasımlaştırarak kurtulamazsınız; yapılacak en iyi şey serinkanlı kalmak ve sistemlerin devreye girmesini beklemektir. Sistemler işlevlerini kazandıkça her şey yine normale döner.

Uçurtma uçurmak için gerekli unsur elbette öncelikle rüzgârdır. Belli bir şiddete eriştiğinde, uçuran kişi uçurtmayı kaldırır ve rüzgâra katar. Tedirginliğe gerek yok; geriye kalan işi ise zaten rüzgâr yapacak, ona uyum sağlamamız göklere erişmemize yetecektir.

Hayallerinizi uçurtma gibi uzaya fırlatırsanız, ne getireceğini bilemezsiniz: Yeni bir hayat? Yeni bir arkadaş? Yeni bir aşk? Yeni bir ülke?

Anais Nin

CGid Bildirim Aboneliği

Sitedeki yeni içeriklerden haberdar olmak isterseniz:

Bu alan gereklidir.

Paylaş:

Yorum Yap