Düşünce
Bu yazıda, köşenin adı olan ‘Düşünce’, öncelikle diğer anlamıyla, ‘düşmek’ fiilinden türeme anlamıyla kullanıldı. Yani ‘düşmüş olma hâlindeki durum’ şekliyle..
Bu, bir olasılığın tasavvuru. İnsanoğlunu ‘dünyaya düşmüş varlıklar’ olarak ele alan bir tasavvur bu. Tıpkı yağmur gibi, damlacıklar halinde yağıp, denizlere, göllere, akarsulara, gölet ya da birikintilere dönüşme hâli gibi yani.
Bu tasavvuru mantıklamaya koyduğumuzda, ‘insanoğlu düştüğünde gökyüzündeki o her şeyle bir ve cisimsiz hâlini yitirmiştir; besberrak su hâliyle bedenlenmiş, dünyaya düşmüş ve düştüğü yerdeki ortamın niteliğine göre bir şekil almıştır’ diyebiliriz.
Açımlamayı sürdürürsek bu tasavvur bakalım nasıl bir görünüm alır:
Kimi damlalar doğrudan denize yağar; sürekli biçimde akıntılarla hareket eder ve göğe yeniden yükselinceye dek deryada kalır.
Kimi damlalar göle, durgun suya düşer; aynı iklim ve manzarada, yeniden yükselinceye dek nispeten hareketsiz kalır.
Kimi damlalar akarsuya ya da onları bir akarsuya götürecek akışkan ortamlara düşer, sonunda bir göle ya da denize ulaşana dek ömrünü hareket halinde, farklı manzaralar ve iklimlerde geçirir.
Bir gölet ya da birikintiye düşen damla ise çok daha durgun ve kapalı bir hayat sürer.
Bu açılımları binbir konuda, binbir farklı bakış açısıyla sürdürmeye devam edebiliriz. Akıntı bizi götürdüğünce.
Örneğin, düştüğümüz ortamın niteliğine göre şekil aldığımıza göre, özde bir ve aynı olan varlığımızın berrak niteliğinden çok bulunduğumuz ortamın özelliklerini yansıttığımız gerçeğine ulaşabiliriz bu kurgudan. Sınırlar -aynen doğada olduğu gibi- öylesine belirgindir ki, nereye düştüğümüz son derece belirleyici bir önem taşır. Belli koordinatlardaki bir sınırın bir tarafına düşersek İsrailli, diğer tarafına düşersek Filistinli olacağımız anlamına gelir bu. Özde ne kadar bir ve aynı olursak olalım, bulunduğumuz ortamın koşulları bizi tıpatıp kendisine benzetir; düşüncelerimiz, algılarımız, duygularımız ve dışavurumlarımız önceden rezerveymişcesine, yüzyıllardır akmakta olan tarihin belirlemiş olduğu ortam tarafından çoktan belirlenmiştir.
Bu elbette şunu da düşündürebilir: Kara düşerek Eskimo, çöle düşerek Arap, bir yarımadanın güneyine düşerek Güney Koreli, kuzeyine düşerek Kuzey Koreli, vesaireye düşerek vesaire olacak ve ya Eskimo, ya Arap, ya şu, ya bu, ya da vesaire gibi düşünecek ve öyle hissedeceksem ben, bu benim gerçekten kendimi yaşadığım anlamına yine de gelir mi?

Akıntıdaki damlalar, çok gezip çok görmüş olanlar için toplumsal anlamda sınırlar da keskinliğini yitirir. Her milletten arkadaşları vardır ve özde aynı olduklarını bilirler. Göller ve göletlerdeki (diğer su yataklarıyla bağlantıları olmayan) damlalar ise doğal olarak öte sulardaki damlaları yabancı sayarlar. Daha sabit fikirlidirler ve kendi içlerindeki akıntılar hangi karakterdeyse o karakter şeklince düşünür, algılar ve davranırlar.
Ancak bu tabii sürekli bir akıntılar ilişkisi ve hangi akıntıların hangi akıntıları tetikleyeceğinin biz akıntıdaki damlacıklarca anlaşılması her zaman kolay değil. Örneğin insanoğlunun tarihin akışı içindeki en yüksek kültür seviyesi çizgisini sayelerinde çizdiğini düşündüğümüz Avrupalıların çok da uzun olmayan bir süre önce inşa ettikleri o duvar ve o duvarın hatırlattığı gerçekleri o kültür ve aydın zihin seviyesiyle aynı kapta düşünmek güç. Bugün utanç duvarı olarak adlandırdığımız o duvar, üzerine basa basa çizilen aşılmaz bir sınır, suyun önüne konulmuş yeni bir setken, çok geçmeden suyun önüne set çekmenin yeni birikim ve gerilimlere yol açmaktan başka bir işe yaramadığı anlaşılır, duvar yıkılır, ‘bu alınmış bir derstir, hata işlenerek doğrusu öğrenilmiş ve anlaşılmıştır’ deriz, ama bu kez de mağdur edilenler aynı duvarı başka bir yerde kurarlar, ve su, düştüğü toprak küresinde etkiye tepki vererek, çalkalanmayı sürdürür.
Gelgelelim, alınmış derslerden sonra Avrupa biraz daha durulmuş. Akıntıları ölçülü biçimde hazmedebilecek biçimde baştan aşağıya yeniden düzenlenen yapı, dünyanın her yanından akıntı alır olmuş. Ama tabii akıntılar akıntıları harekete geçiriyor, damlacıkları sağa sola hareketlendiriyor, ve yine, suyun özüyle bağdaşmayan ama doğasına da aykırı olmayan şekilde, gelişmekte olan ülkelerin örneği ve ilham kaynağı olan Avrupa’da bile ve bir kez daha, ırkçılık ve düşmanlık güç ve ivme kazanıyor. Olan, deryasını arayan damlacıklara oluyor, çalkantılar yeni çökmeler, çökmeler yeni akıntılar, yeni akıntılar yeni çalkantılar doğuruyor.
Belki de dünyaya düşmekteki anlam ve hikmet sadece çalkantıya, varoluşun çalkantıdaki doğasına tanıklıktadır.
Belki de öyledir, ama insanoğlu ‘öyledir’ deyip oturacak değil. Elbette akıntıları pozitif bir yola koymaya, dünyamızı olabildiğince huzur içinde yaşanılabilir bir yer kılmaya çalışacağız. Duvarları yıkıp düşmanlıkları mümkün olduğunca indirgeyebilelim ki, yine bizden başkası olmayan diğer damlalar düştüklerinde kendilerini kendi elimizle bile bile yarattığımız bir cehennemde değil de daha güzel bir dünyada bulsunlar.
Belki de kâinat dediğimiz bu sonsuz boşluktaki sınavımız sadece budur; dostumuz da düşmanımız da sadece aynadakidir.
“Dünyada nice diller var, nice diller,
Ama hepsinde de anlam bir.
Sen kapları, testileri hele bir kır,
Sular nasıl bir yol tutar, gider;
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak,
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.”


Yorum Yap
You must be logged in to post a comment.