Meydan Sahnesinde 3
Üçüncü Bölüm: Türkiye’de Rock
Üçüncü ve son bölüm, Türkiye’de rocker olmanın ne menem bir şey olduğu, ne tür zeminler edinip ne tür doruklara tırmanabileceği denkleminin düşündürdükleriyle kurgulanmış sohbetsi bir deneme.
Konuya bıraktığımız yerden, şu özgünlük olgusundan girelim. Önce özgünlükten neyi kastettiğimizi biraz açalım:
Baudrillard’dan ödünç aldığımız bakış açısıyla günümüz sanatının yineleme ve simülasyondan ibaret olduğu bir kısırdöngüye dönüştüğünü varsaymış ve rock da dahil olmak üzere popüler müziğin de aynı kısır döngüde endüstrinin çarkları döndüğünce yoluna devam edebildiği gibisinden birtakım görüngüler kurgulamıştık: Baudrillard’ın ‘uygarlığın tepe yerinden umutsuz gözlerle aşağı bakan’ o karanlık çağın düşünürü silüetini bir ‘zifiri karamsarlığın’ bir ifadesi olarak görmek kolay. Doğrusu insanın içinden gelmiyor; işine de gelmiyor.
Hem de sanki mantığa da aykırı: Ruhun yolun sonsuz ise, olasılıklar ve imgelemler de sonsuz olacaktır, değil mi? Bir bitim yeri, bir son, olacak şey değildir.
Ama bu sonsuz yolun sonlu merhalelerden, level’lardan oluştuğunu da biliyoruz. Bir level, gerçekten tam da Baudrillard’ın değerlendirdiği gibi, bütün olasılıkları değerlendirilerek tamamlanmış ve kendini tekrar etmeye mahkum bir döngüye, bir kısırdöngüye dönüşmüş olabilir mi? Elbette olabilir.
Yaratıcı ruh, içini dışıyla paylaşmak istediğinde harekete geçer, ve içini dışını bir etmecesine, esinlerini tınılar. Dolayısıyla kaynağı doğrudan doğruya kendisidir. Kendini, nasılsa öyle, yineleme de olsa, ifade edebilir. Öyle ise, buradaki tüketmişlik ya da tükenmişlik, sanatsal (biçimsel) formların tüketilmişliğinden ibarettir olsa olsa.
Kendimizi ifade edebileceğimiz bir biçimsel formumuz, kim olduğumuzu olabildiğince ortaya koyan bir bedenimiz olmasa hayaletten ibaret olurduk, değil mi? Dolayısıyla ‘biçimsel form’ önemsiz değildir. Ama elbette, her şeyin belirleyicisi olacak da değildir. Aksine, bir süre için kullanacağımız birer araç’tan başka şey değildirler.
Dolayısıyla, bu satırları yazan mantalite, kimi açıdan doğru ve kimi açıdan yanlış, özgünlük durumunu bir benzemezlik durumunun değil, bir içtenlik, bir hakikilik kıstasının belirlemesi gerektiği düşüncesinde. Bu yazıda özgünlükten kastımız, ürünün farklı olması, biçimsel olarak yapılmamış olanın yapılması durumu değil. Bu mantaliteye göre, yaratıcı ruhun eserini tasarlarken yapısal olarak nasıl bir yol izlediği, müziğin hangi matematiğini kullandığı, özgünlüğü belirleyen bir ana unsur değil. Örneğin barok dönemin Bach ardılı herhangi bir bestecisinin, eserlerini kurgularken barok müziğin yapısallığını kullanmış olması, onun o dönemin duysal alışkanlıkları ile olan uyumuna işaret eder; yoksa özgün olmadığına değil.
Daha yakın bir örnek -zamanında bir tartışma konusu olan- Kingdom Come olabilir: Bilenlerin hemen hatırlayacağı gibi, grup, müzikal karakterlerini oluşturma yolunda Led Zeppelin’i örnek almış, bu yüzden ‘taklit’ olarak algılanmış ve öyle tanıtılmıştı. Ancak bu örnek yine de Baudrillard’ın kastettiği yineleme’ye uygun bir örnek oluşturmuyor: Bizce, yüzeyde olup biten, özde olanı gölgelemiyor. Yüzeyden ötesine, derinine baktığınızda, Kingdom Come’ı kendi içselliğinden (özü olanı tınılamak durumundan) ayrık ya da kopuk görmek pek olası değil.
Yani, en kısaca ve kabaca tanımıyla, özgün olmama durumu, bizce, ‘kendi içselliğini tınılamak’ dediğimiz o ruhsal/artistik halden ırak olma durumudur.
Yeni atılımlara, türlerin ortaya çıkışlarına filan bakacak olursak, jazz, blues, rock’n roll, soul, rhythm&blues, reggae, rap, hepsinde de çileli kesim olan siyah ırkın, ‘çeperini yarıp kendini ifade etmek, ruhun bölünmüşlüğünü giderme yolunda içiyle dışını tümlemek ihtiyacında olanların’ öncülüklerini görürüz.
Tasavvuf ehillerinin çilehaneleri boş yere kurulmadı yüzde yüz. Rock tarihinin öncü mimarları da, babadan oğula yüzyıllar devirerek yürünen çileli bir yolun yürüyenleri olan ve mânen kendi içlerine kapalı halde yaşayan zencilerin, zincire vurulmuş geçmişlerinin kasvetini müzikli buluşmalarda un ufak etmecesine, hüzün, yalnızlık, keder ve melankoliyle söze girseler bile, neşe, sevinç, gülmece ve cinselliğe göndermelerle sürdürdükleri, acılardan anlamları, negatiflerden pozitifleri üretircesine yarattıkları o yoğun paylaşım ortamlarında yetişmiş zenci müzisyenlerdiler. (Rock tarihi için kesin bir başlangıç noktası saptamak imkânsız tabii ama, rock’n roll’un kendisini ilk kez Fats Domino’nun piyanosunun klavyesinde tuttuğu ritmik akorlarda gösterdiği söylenebilir. Diğer yandan bildiğimiz anlamdaki rock’n roll’un ilk tezahürünün, rock müziğin ilk yıldızı sayılan –ki bir beyazdır– Bill Haley olduğu düşünülür.)


Popüler müzikte beyazların rolü -tek tük birkaç istisnai örnek dışında- yeni nehir yatakları açmaktan ziyade onları genişletmek ve geliştirmek yolunda olmuştur diyebiliriz. Ancak -özel durumuyla psychedelic rock hariç- o istisnai örnekler de (punk, mod, vb) bize yine mutsuzluğun birikimlerini işaret edecektir. (Heavy metal ayrıca irdelenesi bir konu; ama onu da mutlu ve olumlu duyguların bir birikimi olarak göremeyeceğimiz ortada.)
Bu saptamayı vurgulamaktaki niyetim, yaratıcılık yolunda çileyi yüceltmek değil; ama kuvvetli etkisinin yadsınamayacağı ortadadır. (Cefa gönülde tek başınaysa cefadan başka bir şey vermez; ancak ruh onun itkisiyle bir arayışa yöneldi ise, o arayışta peşinden gideceği bir sevda bir meşgale buldu ise bir anlama varabilir.)
Çünkü perspektifi kontrastlar sağlar: Yaşamanın değerini ölüm, olumluların değerini olumsuzlar, güzelliklerin ve iyiliklerin değerlerini çirkinlikler ve kötülükler belirler. (Gölgeler ışığın varlığından ötürüdür.) Heavy metal kimliğini kibritle oynayan çocukluklarının içgüdüsel başkaldırısında arayanların kurguladığı bir yadsıma kültüründen ibaret gibi de görünse, yaratıcı ruh kendini her şekilde, heavy metal de dahil her biçemde, ‘her nasılsa öyle’ ifade edebilir. Bizce punk abidesi ‘Never Mind the Bollocks’ bile, çok kişinin nazarında yozlaşmanın bir göstergesi de olsa, yine yaratıcı ruhun bir dışavurumudur.
Gelelim tüm bu sözlerin Türk rock ile nasıl bir ilgisi olabileceğine. Ki, nasıl bir ilgisi olabilir, bu aslında bu makalenin okura olan sorusu olmalıdır.
Yukarıdaki paragraflar bize öncelikle şunu düşündürebilir: Türkiye’de bir nehir yatağı oluşturmak, akış yolunu genişletmek ve geliştirmek, dört başı mamur bir ortam yaratmak için gereken elzem şeyin teknolojik ve parasal olanaklardan daha öncelikle, ruhsal durumda, içsellikte yatıyor olabileceği.
Aktive edici unsur saydığımız mutsuzluk/sıkışmışlık birikimleri Türkiye’de az bulunur şeyler değil. Zıtlıkları yoğun yaşayan, ruhsal veya değil bölünmüşlüğün görece de olsa aktif olduğu, doğu ile batı arasında politik ya da ekonomik olduğu kadar ruhsal ve duygusal olarak da bir köprü olduğundan batılı ve doğulu mefhumlar arasında denge kurma arayışındaki, savaş sonrası Japonya’sını andırır biçimde vızır vızır devinen koşuşturmacalı bir toplumda herhangi bir AB ülkesindekine kıyasla ‘çetin koşullar’ sayılabilecek bir ortamda yaşayan bizler, ‘ele avuca gelir bir atmosfer’ oluşturma yolunda ufak tefek sayılamayacak bir potansiyele sahip olduğumuzu da göz ardı etmezsek, teknelerimizi götürecek bir akış yaratmaya muktedir olabilir miyiz?
Alışkanlıklar gereği, böyle yaklaşımlara ilk aşamada burun kıvırmak tabii mantıksız olmayacaktır. Bir Türk resmi var mıdır mesela? Tek tük parlak örnekler dışında, Türk resmi diyebileceğimiz belirgin bir ortak mefhum oluşmuş mudur? Yani ‘durum yazınsalda olduğundan farklı; yüzyıllardan beridir varolan bir edebi geleneğimiz zaten vardı; ama resim buralara çok geç geldi, çoksesli müzik ondan da geç geldi; dolayısıyla tek tük parlak örnekler üretmek dışında bu alandan da fazla bir şey bekleyemeyiz’ diyebiliriz.
Eldekine bir nehir değil, bir derecik diyelim. Ama Türk rock dediğimiz şey özgünlük açısından İtalya, Fransa, İspanya ya da Almanya gibi ülkelerdeki rock ortamlarıyla kıyaslandığında kesinlikle farklı bir noktada duruyor gibi görünüyor. Bir vokal dili olarak Türkçe’nin fonetik ve artikülasyon açısından tüm bu ülkelerde konuşulan dillere kıyasla rock müziğe daha uygun olduğu düşünülebilir, ama tabii özgünlük kıstasının belirleyicisi bu ve bunun gibi teknik ve biçimsel mefhumlardan ibaret olacak değil. Bir özgünlüğümüz varsa o sanki yine ruhsal bir birikimden, müziğe can veren, onu ruhun dili kılan bir içsellikten kaynak alıyor.
Elbette biz de kapitalist bir ülkeyiz ve materyalizmin mekanik kolları bizi de sarmalıyor. Medya potansiyelin ve talebin farkında olduğu içindir ki söz konusu gençlik kesimlerine hitap eder nitelikte yayın ve kampanyalar sistematik biçimde sürmekte. CardRock banka kartı, Patlican kampanyası vesaire, son yıllarda Rolling Stone ve Billboard gibi köklü yayın organları da ülkeye giriş yaptı filan, ortam ağırlık noktası medya vizyonerleri tarafında olan türden bir akışkanlık edinmiş durumda. Üretenler ve izleyenlerce oluşturulmuş ve kendi enerjisiyle beslenip büyüyen bir atmosferden ziyade, -aynen ne zamandır batıda da olduğu gibi- lokomotifliğini endüstrinin üstlendiği yapay, göstermelik bir heyecan ortamı simülasyonu yani. (Bkz: Birinci ve İkinci Bölümler..) Çarkı döndürmek durumundaki endüstri yönetiminin işler tuttuğu yolda teknolojinin ‘kolaylıkları’, looplar ve copy&paste’lerle üretilmiş simülasyonlarla, hoplayıp zıplamak ihtiyacı içindeki tüketici gençliğe sistematik biçimde, yapay, yapmacık, oyalayıcı eğlencelikler sunulması durumu. Bir tür rüya makinası, bir matrix yani. Böyle bir resmin bir parçası olmak gibi bir düşünce bir müzisyen için tabii hoş değil.
Burada yaptığımız düşünsel pratik, bir medya vizyoneri olarak değil bir rock vizyonerinin kurgusuyla, Türk rock kültürünün kollektif tasavvuruna bir katkı olmaya öykünmeyle yapıldığına göre, düşüncemizi de bir rockçının ağzıyla -entelektüel beylik konuşkanlık yaftalarına aldırmadan- açıkça söyleyelim: Oluşası bir canlanmanın her şeyden önce özgünlüğü gereksindiğine, anlamlı yollar anlamlarını ancak onu yürüyenlerin ona verdiği anlamlarla kazanabilir olduğuna göre, ağırlık noktası kültürel tarafta, üretenler tarafıyla izleyiciler tarafı arasında oluşası atmosferde olmalı. Aslı o. Artistik ve kültürel doğayı müzik endüstrisi oluşturamaz; sadece vitrine koyabilir, mikrofondan aldığı sinyali çoğaltıp speakerlara dağıtabilir; dolayısıyla iş mikrofon sinyaline dönüşecek olan dışavurumda, içini dışıyla tümlemek arzusuyla sahne alanın kendini ifadesinde, ve tabii o ifadenin taşıdığı anlamları yaşamının ve kimliğinin öğeleri kılacak olan dinleyicisinde.
Medya vizyonerleri ortama el attığında oluşan yapaylık aslında rock izleyicisini olaydan soğutur; bir akıntıya, bir yürüyüşe, bir ortak psikolojik devinime katılmak isteyen genç insan bunun yapay değil hakiki bir olay olmasını ister ya, -ki en başından beri rock kültürünü ateşleyen güç genç insanın kendi özgün yolunda yürüyüp davranma arzusundan kaynak alan bir katılım heyecanı olmuştur- endüstri gençlerin ortamında iradesi dışında oluşacak yeni heyecanlanmalardan zedelenmeyeceğine, aksine bundan memnun olacağına göre, iş işin mutfağındakilere, rock havailerine düşmeli; ne var ki biz ise izleyici tarafın asıl içsel beklentilerini karşılama yolunda biraz güdük kalıyormuşuz gibi sanki.
90’lardaki Türk pop müziğindeki patlama pek çok açıdan batıdaki o büyük patlamayı andırıyor; tabii bize özgü biçimleriyle:
Kuzey Amerika ve Avrupa gençliğinin, bireyliğini -veya diyelim ki yüzyılların biriktirip getirdiği baskı unsurlarını yoksayıp kendi duygularını içinden geldiği gibi yaşama özgürlüğünü- kazanmaya başladığı dönemlere denk gelen Elvis ve Beatles’ın konserlerinde atılan isterik çığlıklar, izdihamlarda geçirilen baygınlıklar filan 90’lar boyunca bizde de görüldü: Elvis’in ve Beatle’ların yüklendiği kışkırtıcı pozitif enerji bizde Tarkan’larda suret buldu.
Ancak elbette her türlü yenilik zamanla olağanlaşır, çekiciliğinin o tılsımlı etkisini giderek yitirir; ama aynı pozitif enerji, çekiciliğini daha doygun, daha olgun, daha derin (yoğunlaşılmış) biçimlerde de sürdürebilir:
Beatles’ın Kinks’ler ve Stones’larla yarattığı o duyusal infilakların ardından rock müzik çok çeşitli kollara ayrıldı. Bu kollardan en büyük olanı bugün ‘rock müziğin altın çağı’ diye nitelediğimiz o dönemler: Hem ticari hem de artistik açıdan tatmin edici nitelikte müzisyenler Elvis çağının o ilk patlamalarının ardından gelen bir durgunluk (doygunluk) dönemiyle birlikte bir bir ortaya çıkmaya başladı. Elvis’in döneminde büyümüş ve olgunlaşmış kulaklar nitelikli yeni müzisyenleri duyduklarında kulak verdiler: Bob Dylan gibi ozanların yanısıra, Stones’u ve Who’yu takiben birer canavar gibi büyüyen ve pop müzik sahnesini giderek bir endüstiye dönüştüren koca koca rock grupları ortaya çıktı. 60’larda duysak birilerinin para verip satın alacağına asla ihtimal vermeyeceğimiz Genesis ve Yes bile plakları daha piyasaya çıkmadan tükenen gruplar oldular, ama aynı zamanda -pek çok çağdaşları gibi- nitelikli ve kalıcı eserler verdiler.
Rock sahnesine adım attığım 80’li yıllarda Ankara’da rock ortamı şimdikinden -ve batıdakinden- oldukça farklıydı:
70’lerde soğuk savaş döneminin hassas dengeler üzerinde oturan, sorunlardan çıkış arayan içe kapalı bir ülkesiydik, ve gençliğin o dönemki kültürel mizacı da, rock müziğin altın çağlarını yaşamakta olan batı ülkelerindekiyle gayet zıt bir biçimde, ana mefhumlarını politik kamplaşmaların belirlediği türden tehlikeli akıntılara kapılmış bir haldeydi.
80’li yıllara askeri darbeyle girmiştik. Kızgın demir soğuk suyla söndürülmüş gibi, yaşamanın yetmişli yılların politize olmuş gençliği için gerilim ve çatışmalarla geçen zorlu bir macera, yaşamanın anlamının da ülküleri uğruna ayakta kalmak ve böylece o ülküleri ayakta tutmak anlamına geldiği o kaotik ortam böylece, onları sarsıcı bir rüyadan daha da sarsıcı bir biçimde uyandırırcasına, sonlandırılmış olmuştu.
Erkin Koray ve Moğollar gibiler yıllarca ‘her şeye rağmen’ rock yapmışlardı. (Öncüler öncülük niteliklerini her zaman cefalara rağmen vazgeçmedikleri sevdalarının ışığından almışlardır.) Fakat ben ilkgençliğe vardığımda ortalarda değildiler; Moğollar adını ilk kez duyduğumda kaç senelik rock çocuğuydum üstelik.
Ve Ra’ya kadar İstanbul’da neler oluyordu onu da bilmem. Başlarda gayet underground bir olaydı bizimki. Bir yerlerde bir rock’çıyla karşılaştı isek yabancı bir gezegende bir dünyalıya rastlamışız gibi bir şeydi bu. Rock başka bir dünyaydı, Türkiye başka.
Ankara’daki ilk rock konseri Çalarsaat’indi. (Daha önce –Barış Manço gibileri saymazsak- Ankara’da rock konseri denilebilir nitelikte bir şey olduysa bile bu görüş alanımızda değil. Ne göreni gördüm ne de bu yolda bir rivayet duydum.)
Çalarsaat’i Hardline, Rockmania ve Destroyer takip etti; onları Axe, Fenomen ve Flash gibiler, Ass ve Metallic Shock gibiler. Arada toplanıp tek tük konserler veren tek tük gruplardık ve bomba ihbarları ve elektrik kesintilerine rağmen hep coşkuyla karşılandık. Rock’çılar azdı, ama salonlar dolardı: İnsanlar arzulu ve özlemliydi.
(Süleyman ve Murat Bağcıoğlu, Gürbüz Barlas, Barlas ve Alper Erinç, Mehmet Ali Acet, Sadık Sağlam, Gökhan Dabak ve Cenk Eroğlu hep o tayfalardandılar; ama nice yetenekler de pes etmedi değil. Hardline’ın virtüözlük potansiyelindeki gitaristi Mahmut Genceli örneğin: Yaşam şartlarının onu gitarı bırakma noktasına kadar sürükleyişini, vazgeçemeyen bir aşık gibi gitarıyla kavgalar edişini, gitarı başında ağlayışını hiç unutmadım.)
Sadece uzun saçlı olmak bile güçlükler demekti o dönemler. Batı özentisi olarak görüldüğünüz -ya da sadece farklı olduğunuz- için ilgi ve tepki odağıydınız. Tüm şehirde uzun saçlı erkeklerin sayısı 1985 sıralarında bile herhalde yetmişi sekseni geçmezdi. Sokağın süreğen baskısı bugün tahayyül edilemeyecek kadar yoğundu, ki o dönemin ortamında bir tür kahramanlık da sayılabilirdi bu inatçılık: Uzun saçlılık bir tür aykırı şövalye olmak gibi bir şeydi. Kimimiz betona düşen gölgemiz imgesinde bir anlam bulduk, ve o anlama bağlandık.





‘Kalaşnikof’ sözcüğü çok kişi için pek etkileyici bir sözcüktü o zamanlar. Kaç kişi Kalaşnikof görmüştür bilmem; herhalde çokları resmini dahi görmemiştir. Ama ufacık çocukların bile o sözcüğü ağızlarına aldıklarında olağanüstü etkileyici ve heyecanlı bir şeyden bahsediyor olduklarını düşündüklerini hissederdiniz. O dönemin ‘dünyanın gerçeklerini kulak arkası eden zıpçıktıları’ olan biz Ankara’lı rock müzisyenleri de gruplarımıza Axe ya da Destroyer gibi isimler koyuyorduk elbette; çünkü rock rüzgârı heavy metal’e doğru giderek daha kuvvetli esmekteydi; Black Sabbath, Led Zeppelin, Deep Purple gibilerin açtığı yoldan Judas Priest, Motörhead ve Iron Maiden gibiler gelmekteydi falan; ancak tabii elimizdekiler silah değil bagetler ve gitarlardı.
‘Kalaşnikof’ markasını -çoğumuzun hiç görmediği ve büyük olasılıkla hiç de görmeyeceğimiz bir nesneyi temsil ediyor olmasına rağmen- herkes bilir. Bizim tılsımlı sözcüklerimiz ise çok daha az bilinen markalardılar: Gibson Les Paul, Fender Strat, Rickenbacker, Ludwig, Marshall filan. Ve ‘silah değil’ dedim bunlara ama, aslında silahtırlar da; tabii şu yadigâr “kalem kılıçtan güçlüdür” sözündeki kalem ile aynı anlamda düşünecek olursak. Bir gitarla da aynı şeyi yapabilir, birini gerçekten tam kalbinden vurabilirsiniz. Ama tabii silahı doğrultup tetiği çekmek kadar kolay bir iş değildir bu. Sabır ister, çalışma ister, zaman ve özveri ister. Ve tabii sonuç da farklı olur: Hayat almamış, hayat vermiş olursunuz.
Bizler o sancılı dönemlerde insanların hayatına biraz renk katabildik mi bilmem. Tabii umurumuzda olan bu değildi; sahnede olmak ve müzik yapmak yeterliydi; ama azıcık da olsa katabildik diyelim, bunun harika bir şey olduğunu çok sonraları anlayabiliyor olduğumu söyleyebilirim.
O günden bugüne çok şey değişti. ‘Türkiye Turnesi’ denilen şey o zamanlar bir espri konusuydu mesela; çünkü hafsalamızın çok ötesinde, gerçekleşmesi imkânsız gibi görünen bir şeydi. Ne var ki bugün artık Eskişehir bir rock şehri; Adana öyle; Antalya öyle; Konya bile kıpırdanıyor; bir gitarist arkadaşımız Joe Lynn Turner’la Türkiye turuna çıkıyor, Bursa ayağı olan bir konseri uluslararası bir albüm yapıyor falan.
Nasıl bir zamanlar bir rock grubunun Türkiye turnesine çıkması düşüncesi bize akıl dışı görünüyorduysa, çok daha yakın bir geçmişte, rock müziğin Türkiye’de ancak bir yere kadar büyüyebileceği, batıda daha çok orta ve orta-alt sınıflarca benimsenmiş bir müzik ve yaşam tarzıyken Türkiye’de orta-üst’ün batı müziğine aşina kesimlerince benimsenebileceği, Teoman gibilerden daha yoğun, koyu kıvamda rock soundlarının mainstream bir hal alabilmesi olasılığının yok denecek kadar az olduğu düşünülürdü; ama görüldü ki kimi rock türkülerinin o bir bardak suda fırtına koparmasını beklemek hiç de gerçekleşmeyecek düşlemler kovalamak sayılmazmış. Duman, Şebnem Ferah ve Mor ve Ötesi gibiler buna örnektir. Onlar gibiler aynı zamanda birer umuttur da; çünkü özgündürler, hakikidirler.

Milenyuma birkaç yıl kala Türkiye’ye döndüğümde, arada ayrıldığım zamana nazaran çok büyük bir fark olduğunu görmüştüm. İçinde yaşıyorsanız -ve özellikle de kızgın ve tepkili filansanız- bu pek de anlaşılmıyor. Elbette ki güllük gülistanlık bir yer değil burası ve kolay kolay olmayacak da, ama cumhuriyetin ilanından bu yana katettiğimiz mesafe ve yürüyüş hızımız hiç de azımsanabilir gibi değil.
Yapmacık bir simülasyon ortamının rüyada gezen veletleri olmayalım. Birtakım içsel çileler yaşadıysak hele, o darlardan düzmeceler değil öyküler çıkarmaya bakalım. İletişim toplumuyuz madem ve madem ki mikrofon önümüzde, bu hediyeyi ne söylediğimizi bilmeden harcamayalım.
Meydan sahnesinde,
anlamlara sadakatle..
(Kasım 2007)
Yorum Yap
You must be logged in to post a comment.