Karakalem Örneğiyle Heavy Metal’e Bir Bakış
Yıllar önce, rock tabanlı kültür/edebiyat dergiciliği serüvenine bir kuşak daha kalkışmış, cuk oturmuş adıyla Karakalem, tüketici dergilerinin kapladığı raflardaki benzersiz yerini almıştı. “Ifıl cıfıl apaydınlık bir dükkândan 8 ytl sayıp karanlık satın alıyorsunuz gibi bir durum. Karanlığa yönelimliler, ayın karanlık yüzüne heves edenler için biçilmiş kaftan olsa gerek.” İlk izlenimlerim aşağı yukarı böyleydi.
Daha önce Yüxexes dergisinin bir ekiymiş; bense sadece kendini tek başına denediği ilk sayısını edinmiş, ama derinlemesine incelemiştim.
Ne yazık ki böyle serüvenler uzun soluklu olamıyor: Cılız kalmış olanlar basbayağı cılızmış demek ki, isimleri dahi aklımda kalmamış. Gerçi hafıza bende muhteşem sayılmaz: Aklımda kalanlar tek tük: Çalıntı fazla dayanamamış, Stüdyo İmge epey bir tutunmuştu; Roll’a helal olsun. ‘New guy’ Karakalem ise -internetten anlayabildiğim kadarıyla- sadece 8-9 sayı dayanabilmiş.
2007’nin Kasım’ında piyasaya sürülen ilk sayının konuları Neyzen Tevfik, William Blake, Edgar Allan Poe, The Crow, Tim Burton, Cahide Sonku, Frank Zappa, Boris Vian, Marilyn Manson ve Bukowski şeklindeydi. Altay Öktem’in ‘Kaleminiz Kara Olsun.. Kapkara’ başlıklı başsayfa makalesinde de vurguladığı gibi, dergi yazar kadrosunun büyük çoğunluğunu gençlerden oluşturmuş ve bu özelliğiyle alkışlanası bir oluşumdu: Çoğunun yayınlanmış ilk ürünleriydi. Dolayısıyla henüz stilizasyona girişmemiş kalemlerin sözümlemelerine rastlıyordunuz sık sık, ve bir genç arkadaşa odasında katılıp özel defterinde biçimlendirdiklerine kulak veriyormuşsunuz gibisi hoş bir ruhsal pozisyondu bu. Daha olgun kalemlerin karalamalarında da yer yer black light ışımaları, özgün tınılar, zekice kalem kıvraklıkları, sözcük cambazlıkları söz konusuydu.

Öncesini bilmediğimden nereden nereye gelmiş olabileceklerini de bilemem ama, ilk sayıdan göründüğü kadarıyla, kalemi yazara -ve ola ki yazarı topluma- kazandırma yolunda boş durmayacak gerçek bir platformdu Karakalem.
Toplumun -ya dışlandıkları veya dışlanıyorlarmış gibi hissettikleri için, ya da halihazırdaki realitenin egemen mefhumlarından hoşlanmadıkları, kendilerini tam da buralı gibi hissedemedikleri için- azıcık dışarı kayan bireyleri, tarih boyunca dışarıdalığın ürettiği egemen mefhumlar nelerse onlarla haşır neşir olmuş ve kendini görünümde de açığa vuran o başkalaşımlar dolayısıyla sıradan olanların gözünde ürkünç, acayip, yabancı kimseler olarak algılanmışlar ya, ‘normal’ insanların pek çoğunun günlük yaşantılarının olağan akışı içinde süreğen biçimde işlerlikte tuttuğu kötülük’le kıyaslanarak bakıldığında, bu kesimler neredeyse her zaman naif ve masum kalır; gayet ironik bir biçimde. Ta cadı avlarına kadar gitmeye gerek yok; sadece kendi hallerinde takılan bir oluşum olan Hell’s Angels’ın ikinci sınıf Hollywood filmlerindeki resmediliş biçimleri bile -tıpkı yok edilmiş ırk olan kızılderililere sinemanın siyah beyaz dönemlerinde yapıldığı gibi- öteki’ne duyulan husumette kendini eleveren bir potansiyel kötülüğün yeterlilik belgesi sayılabilir.
Punklar dışarı’yı Malcolm McLaren’ın fiştiklemesiyle afişe koymuşlar, dışarıdalıklarına bir isim ve imaj bulmuş olmuşlardı. NewWave’i ayrı tutarsak, punklar her zaman dışarıda kaldılar. Heavy Metal’se hem içeride hem de dışarıdaydı diyebiliriz; her dalı başka bir yöne gitti, bazı eğilimler sadece içeriye, bazı eğilimler sadece dışarıya doğru yayıldı. (Dışarı yayılan aşırı uçlara Norveç metali, veya geçmişte kamuoyunu da bir süre meşgul etmiş olan Türkiye’deki bazı eğilimler örnek olarak verilebilir. Ancak tabii aşırı uçlar bağlı oldukları kültürel oluşumu temsil etmekten ziyade o oluşumun sadece overload seviyesini belirlerler. Eli bıçaklı fanatiklerin tuttukları takımın taraftar kitlesinin bütününü temsil ettiğini düşünemeyeceğimiz gibi, sadece istisnadırlar.) Bir kanadı, heavy metal’in ilham aldığı karanlık tarafı içselleştirme/kültürelleştirme yoluna gitti. Bu kara dergi de işte bu yolu yürüyenlerin düşünsel ve duygusal birikimlerinden oluşuyor.

Karanlık bir dergi, evet. Ama okumaya davrandığınızda içinizi dolduran şey karanlık değil. Çok kişi pek inandırıcı bulmayabilir, -belki kendileri de bu söylediğimden hoşlanmayacaklardır- ama metalciler özde naif insanlardır. Her ne kadar hırçın ve yırtıcı, veya Karakalem’de olduğu gibi ilk bakışta soğuk bir karanlığın derinliklerinde denilebilecek kadar uzak bir imaj da verse, bu özde naif insanların acımasız dünyamızın sokaklarında dolaşabilmek için giydiği kara bir zırh gibidir heavy metal. Tıpkı agresifliğin genelde savunma psikolojisinin bir edimi, tepkisi oluşu gibi, metalcinin dışavurumculuğu da kökende içe saklanma arzusunda, daha doğrusu ‘özünü koruma arzusunda’ yatar. Karanlığın kasvetinden uzak durmanın bir yolu olarak karanlığın kılığına girmeyi seçmeye de benzetilebilir bir eğilim.
Dolayısıyla, satırlarına daldığınızda gezineceğiniz dünya karanlığın kendisi değil, onun içinde ruh ve akıl yordamıyla gezinmekte olan bizleriz yine: İnsan sıcaklığı: No-future desturunu andırır biçimde umut ya da umutsuzluk gibi mefhumların içeri alınmadığı bu yeraltı karanlığında yaşamaktaki hikmet ise kendini kara sayfalarının ak ile olan zıtlığında, zıtların birliğini çağrıştırarak duyurmakta. Ve belki de örneğin Seray Şahiner’in ‘Yeraltı Edebiyatı’ başlıklı makalesinde: “Yeraltı mecazi anlamda yerüstündeki kötülüklerden kaçılacak bir sığınak metaforu olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Pek çok edebiyat yapıtında ve filmde yeraltı, mücadeleye hazır hale gelene kadar güçlenmek ve zaman kazanmak için sığınılan bir yer olarak çıkar karşımıza.”
‘Mezarlık ıslığının karanlık ışıltısı’ olarak niteleyebileceğimiz bu derginin ilk sayısının açılış yazısının son sözü de, bu gerçeği açık seçik bir biçimde vurguluyordu:
“Evet, karanlık bir dergi hazırladık size. Karanlığın kasvet olmadığını, gerçek ışığın karanlıktan doğduğunu bildiğimiz için.”
Yorum Yap
You must be logged in to post a comment.